Stratejik İttifak %40 indirimli Alptekin Dursunoğlu
Teknik Bilgiler
Stok Kodu
9789759696252
Boyut
135-210
Sayfa Sayısı
600
Basım Yeri
İstanbul
Baskı
4
Basım Tarihi
2005-07
Kapak Türü
Karton
Kağıt Türü
2. Hamur
Dili
Türkçe

Stratejik İttifakTürkiye-israil İlişkilerinin Öyküsü

22,00TL
Satışta değil
9789759696252
390977
Stratejik İttifak
Stratejik İttifak Türkiye-israil İlişkilerinin Öyküsü
22.00
İsrail açısından Türkiye ile olan stratejik ittifak, Orta Doğu Barış sürecinde bölgesel yalnızlığını giderecek ve konumunu güçlendirecek ciddi bir kazanç olarak görülüyordu. İsrail, Türkiye ile geliştirdiği savunma sanayii işbirliği sayesinde yüksek kazançlı bir pazar bulmuş oluyordu. Öte yandan Türkiye ile imzalanan Askeri Eğitim ve İşbirliği Anlaşması ile İsrail, bölge ülkelerinden yana kendisi için tehdidi olarak gördüğü balistik füzelere karşı, stratejik derinlik kazanıyordu.
Türkiye ise İsrail’le kurduğu strateiik ittifakla, Soğuk Savaş sonrasında kendini yalnız hissetmesine yol açan stratejik boşluktan kurtularak, Amerikan destek ve himayesine yeniden kavuşmuş oluyordu. Türkiye’nin, İsrail’le geliştirdiği stratejik işbirliğinin sadece askerî alanda değil, Amerika’daki güçlü Yahudi lobilerinin etkisiyle siyasal alanda da güçlendiği belirtiliyordu.
Fakat Türkiye, İsrail’le geliştirdiği stratejik ilişki yüzünden karmaşık ilişki ve çatışmaların hüküm sürdüğü Orta Doğu’da kendisini jeo-politik çevresine yabancılaştıran bir süreci de başlatıyordu. Sürekli olağanüstü güvenlik koşulları nedeniyle Amerikan desteğini arkasında görmeye alışmış olan İsrail’in, bu sürecin tamamlanması ve bölgesel bir normalleşme sürecine girilmesiyle birlikte kendi başının çaresine bakmayı öğrenme durumunda kalmasının, gereğinden fazla risk almış olan Türkiye’yi de benzer bir durumda bırakacağı ortadadır.
Zira Türkiye’nin İsrail paralelinde ortaya koyduğu tehdid algısı, bölgeyle ilgili stratejiik seçeneklerini azaltırken; orta ve uzun vadede normalleşmesi umulan bölgede bizatihî kendisi bir tehdid olarak görülebilir. Avrupa Birliği, Rusya, Çin gibi muhtemel stratejik eksenlerin orta ve uzun vadede mutlaka müdahil olacakları Orta Doğu’da, Türkiye’nin Atlantik ötesi müdahalelerle oluşturulmaya çalışılan bir projenin aktif tarafı olması yeni riskler yaratacaktır. Türkiye-İsrail ilişkileri, ulusal çıkarlara uygun bir fırsatlar ve tehdidler analizi yapılmadan Soğuk Savaş dönemi kolaycılığıyla Amerika’yla paralel olmak adına alelacele ortaya konmuş bir tercih olarak gözükmektedir.


Önsöz

Filistin Kurtuluş Örgütü’yle İsrail arasında 1993’de başlayan, Oslo Süreci olarak bilinen barış görüşmelerinin hemen sonrasında Türkiye ile İsrail arasında hızlı bir yakınlaşma başladı. Bu hızlı yakınlaşma, 1996’da askerî eğitim ve işbirliği anlaşmasının imzalanmasıyla en üst düzeye çıktı. Talihin bir cilvesi olarak, bu anlaşmanın imzalandığı dönemde anti siyonizm şampiyonluğuyla ün yapmış Refah Partisi, hükümetin “büyük ortağıydı”. O zamandan beri iki ülke arasında tüm ilişkiler aynı tempoyla “gelişmeye” devam ediyor. Yeni bir jeostratejik eksen anlamına gelen ve bölgedeki dengeleri altüst edecek öneme sahip böylesi bir ittifaktan (veya anlaşmadan), Türkiye kamuoyunun haberi olmadı. Gazete ve televizyonlar anlaşmayı yok saymayı yeğlediler. “Her şeyi bilen”, her konuda görüş beyan eden anlı şanlı köşe yazarları da üç maymunları oynadılar... Elbette bu konudaki suskunluklarını sadece cehâletlerine yormak olmazdı... Herhalde raison d’etat’ın bir gereği olarak o konuya girmemeleri gerekiyordu ve girmediler.

Söz konusu yeni jeostratejik eksenle ilgili görüş beyan etmeyen sadece medya değildi elbette. “Aydınlar” ve sol siyasal partiler de durumdan haberdar olmamış gibiydiler... Benzer bir durum akademik çevreler için de geçerliydi. Kapısında “üniversite” yazan kurumlardan da hiç ses çıkmadı. Orta Doğu’daki dengeleri altüst etme potansiyeline sahip böyle bir ittifak hakkında çok unvanlı akademi taifesinin söyleyecek bir şeyi yok muydu? Şu anlı şanlı profesörler böylesi durumlarda konuşmadıktan sonra ne zaman konuşacaklardı? Elbette bu tablo bizim için şaşırtıcı değildi. Zira bir binanın ön cephesine “burası üniversitedir” yazmakla orası üniversite olmuyor. Zaten Türkiye’de üniversite kavramına uygun kurumlar hiç bir zaman mevcut olmadı. Türkiye gibi bağnaz bir resmî ideolojinin geçerli olduğu ülkelerde özerk kurumlara ve özerk düşünen bireylere yer yoktur. Oysa özerk olmayan bir üniversite mümkün değildir.

Fakat hepsi bu kadar da değildi. Türkiye-İsrail ittifakından haberdar olmayanlar, dolayısıyla söylenecek sözü de olmayanlar sadece medya, “aydınlar” ve genel olarak kamuoyu değildi. Söz konusu anlaşmadan parlamentonun da haberi olmadı... Hükümetin de sonradan haberi olduğu anlaşılıyor. Bu durum bile bir başına Türkiye’deki rejimin ne menem bir şey olduğunu göstermeye yeter. Nasıl bir binanın ön cephesine “burası üniversitedir” diye yazmakla orası üniversite olmuyorsa, görkemli bir yapının ön cephesine “burası parlamentodur” diye yazmakla da orası parlamento olmuyor. “Burası millet meclisidir” demekle milletin meclisi olmuyor. Türkiye’de meclis hep bir “biçim sorunuydu”, bir görüntüydü. İçi boş kabuk olmaktan bir türlü kurtulamadı. Ülkeyi her zaman “asıl devlet partisi” yönetti. Hepsi de muvazaa partisi olan siyasî partiler ve onların meclisten çıkan hükümetleri, “asıl devlet partisi”nin taşeronluğunu yapmak içindi... Son seksen-doksan yılda olup bitenleri unutanlar, 28 Şubat ve sonrasına bakarak, parlamentonun ne olmadığı ve neye yaradığı hakkında fikir sahibi olabilirler...

Elbette Türkiye’nin bilimsel, entelektüel ve siyasal bilinç planındaki azgelişmişliğinin gerisindeki asıl neden sadece bağnaz bir resmî ideolojinin varlığı ve beyinleri iğdişleştirmiş olması da değildir. Onun da gerisinde köklü bir Avrupa merkezli yabancılaşma var. Bu Avrupa merkezli yabancılaşma bu toplumun insanını, kendisine, toplumuna ve içinde yer aldığı bölgeye yabancılaştırıyor. Bilimsel-entelektüel yaratıcılığı, eleştirel düşünceyi dumura uğratıyor. İdeolojik-entelektüel plandaki yabancılaşma, son derecede olumsuz siyasal sonuçlar da ortaya çıkarıyor. Ve belirli bir eşikten sonra insanlar, kendi gerçekliklerine başkalarının (Batılı efendilerin) gözüyle bakmaya başlıyorlar. Elbette bir şey görmeleri artık mümkün değildir. İşte Türkiye’deki resmî ideolojinin gerisinde sömürgeciliği ve emperyalizmi meşrûlaştırıp yayan bu Batı kökenli ideolojik safsatalar var. Ama sömürgeciliğin ve emperyalizmin hizmetindeki bu ideolojik safsatalar bize (ve benzer durumdaki ülkelere) evrensel bilim olarak ihraç ediliyor. İthal edenler de bu ideolojik tezleri hiç bir eleştiriye tabi tutmadan benimsediklerinde, Batılı efendilerin ve akıl hocalarının ideolojik köleleri haline geliyorlar... Ama “evrensel bilim” retoriği hiçbir zaman dillerden düşmüyor... İşte sosyal teori söz konusu olduğunda okullarda, üniversitelerde “hikmetinden sual olmaz” evrensel bilim olarak okutulan, öğretilen budur. Elinizdeki kitabın yazarı Alptekin Dursunoğlu söz konusu tahribatın farkında. Zaten kitap da böylesi bir duyarlılığın ürünü. Oysa Avrupa merkezli ideolojiyle hesaplaşmadan önümüzü görmemiz, yolumuzu bulmamız, yaşanabilir bir toplumsal düzen kurmamız, velhasıl haysiyetli insanlar olarak yaşamamız mümkün değildir.

Siyonist İsrail devleti demek, Orta Doğu’nun kalbine yerleştirilmiş Batı’dır, emperyalizmdir, sömürgeciliktir. Tabir mazur görülürse, bir çeşit yabancı doku transplantasyonu demektir. İngilizler, ideolojik-siyasal bir akım olarak siyonizmin ortaya çıkmasından kırk yıl kadar önce (1840’da) ve İsrail devletinin kuruluşundan 92 yıl önce Orta Doğu’da bir Avrupa devleti kurma düşüncesini çoktan ortaya atmış bulunuyorlardı. Kurulacak bu Avrupa devletinin nüfusu da bölgeye göç ettirilecek Yahudilerden oluşturulacaktı...1 Dolayısıyla, Avrupa emperyalizminden bağımsız bir siyonizm hiçbir zaman söz konusu olmadı. Bu yüzden, siyonist İsrail devleti, kurulduğu g
  • Açıklama
    • İsrail açısından Türkiye ile olan stratejik ittifak, Orta Doğu Barış sürecinde bölgesel yalnızlığını giderecek ve konumunu güçlendirecek ciddi bir kazanç olarak görülüyordu. İsrail, Türkiye ile geliştirdiği savunma sanayii işbirliği sayesinde yüksek kazançlı bir pazar bulmuş oluyordu. Öte yandan Türkiye ile imzalanan Askeri Eğitim ve İşbirliği Anlaşması ile İsrail, bölge ülkelerinden yana kendisi için tehdidi olarak gördüğü balistik füzelere karşı, stratejik derinlik kazanıyordu.
      Türkiye ise İsrail’le kurduğu strateiik ittifakla, Soğuk Savaş sonrasında kendini yalnız hissetmesine yol açan stratejik boşluktan kurtularak, Amerikan destek ve himayesine yeniden kavuşmuş oluyordu. Türkiye’nin, İsrail’le geliştirdiği stratejik işbirliğinin sadece askerî alanda değil, Amerika’daki güçlü Yahudi lobilerinin etkisiyle siyasal alanda da güçlendiği belirtiliyordu.
      Fakat Türkiye, İsrail’le geliştirdiği stratejik ilişki yüzünden karmaşık ilişki ve çatışmaların hüküm sürdüğü Orta Doğu’da kendisini jeo-politik çevresine yabancılaştıran bir süreci de başlatıyordu. Sürekli olağanüstü güvenlik koşulları nedeniyle Amerikan desteğini arkasında görmeye alışmış olan İsrail’in, bu sürecin tamamlanması ve bölgesel bir normalleşme sürecine girilmesiyle birlikte kendi başının çaresine bakmayı öğrenme durumunda kalmasının, gereğinden fazla risk almış olan Türkiye’yi de benzer bir durumda bırakacağı ortadadır.
      Zira Türkiye’nin İsrail paralelinde ortaya koyduğu tehdid algısı, bölgeyle ilgili stratejiik seçeneklerini azaltırken; orta ve uzun vadede normalleşmesi umulan bölgede bizatihî kendisi bir tehdid olarak görülebilir. Avrupa Birliği, Rusya, Çin gibi muhtemel stratejik eksenlerin orta ve uzun vadede mutlaka müdahil olacakları Orta Doğu’da, Türkiye’nin Atlantik ötesi müdahalelerle oluşturulmaya çalışılan bir projenin aktif tarafı olması yeni riskler yaratacaktır. Türkiye-İsrail ilişkileri, ulusal çıkarlara uygun bir fırsatlar ve tehdidler analizi yapılmadan Soğuk Savaş dönemi kolaycılığıyla Amerika’yla paralel olmak adına alelacele ortaya konmuş bir tercih olarak gözükmektedir.


      Önsöz

      Filistin Kurtuluş Örgütü’yle İsrail arasında 1993’de başlayan, Oslo Süreci olarak bilinen barış görüşmelerinin hemen sonrasında Türkiye ile İsrail arasında hızlı bir yakınlaşma başladı. Bu hızlı yakınlaşma, 1996’da askerî eğitim ve işbirliği anlaşmasının imzalanmasıyla en üst düzeye çıktı. Talihin bir cilvesi olarak, bu anlaşmanın imzalandığı dönemde anti siyonizm şampiyonluğuyla ün yapmış Refah Partisi, hükümetin “büyük ortağıydı”. O zamandan beri iki ülke arasında tüm ilişkiler aynı tempoyla “gelişmeye” devam ediyor. Yeni bir jeostratejik eksen anlamına gelen ve bölgedeki dengeleri altüst edecek öneme sahip böylesi bir ittifaktan (veya anlaşmadan), Türkiye kamuoyunun haberi olmadı. Gazete ve televizyonlar anlaşmayı yok saymayı yeğlediler. “Her şeyi bilen”, her konuda görüş beyan eden anlı şanlı köşe yazarları da üç maymunları oynadılar... Elbette bu konudaki suskunluklarını sadece cehâletlerine yormak olmazdı... Herhalde raison d’etat’ın bir gereği olarak o konuya girmemeleri gerekiyordu ve girmediler.

      Söz konusu yeni jeostratejik eksenle ilgili görüş beyan etmeyen sadece medya değildi elbette. “Aydınlar” ve sol siyasal partiler de durumdan haberdar olmamış gibiydiler... Benzer bir durum akademik çevreler için de geçerliydi. Kapısında “üniversite” yazan kurumlardan da hiç ses çıkmadı. Orta Doğu’daki dengeleri altüst etme potansiyeline sahip böyle bir ittifak hakkında çok unvanlı akademi taifesinin söyleyecek bir şeyi yok muydu? Şu anlı şanlı profesörler böylesi durumlarda konuşmadıktan sonra ne zaman konuşacaklardı? Elbette bu tablo bizim için şaşırtıcı değildi. Zira bir binanın ön cephesine “burası üniversitedir” yazmakla orası üniversite olmuyor. Zaten Türkiye’de üniversite kavramına uygun kurumlar hiç bir zaman mevcut olmadı. Türkiye gibi bağnaz bir resmî ideolojinin geçerli olduğu ülkelerde özerk kurumlara ve özerk düşünen bireylere yer yoktur. Oysa özerk olmayan bir üniversite mümkün değildir.

      Fakat hepsi bu kadar da değildi. Türkiye-İsrail ittifakından haberdar olmayanlar, dolayısıyla söylenecek sözü de olmayanlar sadece medya, “aydınlar” ve genel olarak kamuoyu değildi. Söz konusu anlaşmadan parlamentonun da haberi olmadı... Hükümetin de sonradan haberi olduğu anlaşılıyor. Bu durum bile bir başına Türkiye’deki rejimin ne menem bir şey olduğunu göstermeye yeter. Nasıl bir binanın ön cephesine “burası üniversitedir” diye yazmakla orası üniversite olmuyorsa, görkemli bir yapının ön cephesine “burası parlamentodur” diye yazmakla da orası parlamento olmuyor. “Burası millet meclisidir” demekle milletin meclisi olmuyor. Türkiye’de meclis hep bir “biçim sorunuydu”, bir görüntüydü. İçi boş kabuk olmaktan bir türlü kurtulamadı. Ülkeyi her zaman “asıl devlet partisi” yönetti. Hepsi de muvazaa partisi olan siyasî partiler ve onların meclisten çıkan hükümetleri, “asıl devlet partisi”nin taşeronluğunu yapmak içindi... Son seksen-doksan yılda olup bitenleri unutanlar, 28 Şubat ve sonrasına bakarak, parlamentonun ne olmadığı ve neye yaradığı hakkında fikir sahibi olabilirler...

      Elbette Türkiye’nin bilimsel, entelektüel ve siyasal bilinç planındaki azgelişmişliğinin gerisindeki asıl neden sadece bağnaz bir resmî ideolojinin varlığı ve beyinleri iğdişleştirmiş olması da değildir. Onun da gerisinde köklü bir Avrupa merkezli yabancılaşma var. Bu Avrupa merkezli yabancılaşma bu toplumun insanını, kendisine, toplumuna ve içinde yer aldığı bölgeye yabancılaştırıyor. Bilimsel-entelektüel yaratıcılığı, eleştirel düşünceyi dumura uğratıyor. İdeolojik-entelektüel plandaki yabancılaşma, son derecede olumsuz siyasal sonuçlar da ortaya çıkarıyor. Ve belirli bir eşikten sonra insanlar, kendi gerçekliklerine başkalarının (Batılı efendilerin) gözüyle bakmaya başlıyorlar. Elbette bir şey görmeleri artık mümkün değildir. İşte Türkiye’deki resmî ideolojinin gerisinde sömürgeciliği ve emperyalizmi meşrûlaştırıp yayan bu Batı kökenli ideolojik safsatalar var. Ama sömürgeciliğin ve emperyalizmin hizmetindeki bu ideolojik safsatalar bize (ve benzer durumdaki ülkelere) evrensel bilim olarak ihraç ediliyor. İthal edenler de bu ideolojik tezleri hiç bir eleştiriye tabi tutmadan benimsediklerinde, Batılı efendilerin ve akıl hocalarının ideolojik köleleri haline geliyorlar... Ama “evrensel bilim” retoriği hiçbir zaman dillerden düşmüyor... İşte sosyal teori söz konusu olduğunda okullarda, üniversitelerde “hikmetinden sual olmaz” evrensel bilim olarak okutulan, öğretilen budur. Elinizdeki kitabın yazarı Alptekin Dursunoğlu söz konusu tahribatın farkında. Zaten kitap da böylesi bir duyarlılığın ürünü. Oysa Avrupa merkezli ideolojiyle hesaplaşmadan önümüzü görmemiz, yolumuzu bulmamız, yaşanabilir bir toplumsal düzen kurmamız, velhasıl haysiyetli insanlar olarak yaşamamız mümkün değildir.

      Siyonist İsrail devleti demek, Orta Doğu’nun kalbine yerleştirilmiş Batı’dır, emperyalizmdir, sömürgeciliktir. Tabir mazur görülürse, bir çeşit yabancı doku transplantasyonu demektir. İngilizler, ideolojik-siyasal bir akım olarak siyonizmin ortaya çıkmasından kırk yıl kadar önce (1840’da) ve İsrail devletinin kuruluşundan 92 yıl önce Orta Doğu’da bir Avrupa devleti kurma düşüncesini çoktan ortaya atmış bulunuyorlardı. Kurulacak bu Avrupa devletinin nüfusu da bölgeye göç ettirilecek Yahudilerden oluşturulacaktı...1 Dolayısıyla, Avrupa emperyalizminden bağımsız bir siyonizm hiçbir zaman söz konusu olmadı. Bu yüzden, siyonist İsrail devleti, kurulduğu g
  • Yorumlar
    • Yorum yaz
      Bu kitaba henüz kimse yorum yapmamıştır.
Kapat